Boşanma Eşlerin Birbirlerine Sadakat Yükümlülüğü

YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2010/2-227 E.N , 2010/324 K.N.

İlgili Kavramlar

DAVALARIN İKAMESİ
EŞLERİN BİRBİRLERİNE SADAKAT YÜKÜMLÜLÜĞÜ
EVLİLİĞİN GENEL HÜKÜMLERİ
EVLİLİK BİRLİĞİNİN TEMELDEN SARSILMASI
USUL EKONOMİSİ

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki “Boşanma, maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 2.Aile Mahkemesi’nce asıl davanın kabulü ile karşı davanın reddine dair verilen 23.12.2008 gün ve 2008/224 E- 2008/964 K. sayılı kararın incelenmesi davalı-karşılık davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2.Hukuk Dairesi’nin 30.06.2009 gün ve 2009/6126-12880 sayılı ilamı ile;

(…İlk hüküm; davalı-karşılık davacının temyizi üzerine; Yargıtay’ca “…kocanın tanığı Y… K…’nin, kadının bir başka erkekle yaşadığı yolundaki beyanının, diğer tanık beyanlarıyla ve delillerle birlikte tartışılarak, inandırıcı bulunup bulunmadığına ilişkin bir gerekçeye de yer verilmeden dikkate alınmamasının usul ve yasaya aykırı bulunduğu..” gerekçesiyle bozulmuş, bozma sebebine göre diğer yönler incelenmemiştir. Mahkemece bozmaya uyulduğu halde, tanık Yurdagül’ün beyanının diğer delillerle birlikte tartışılıp değerlendirilmesi yerine bozmanın kapsamı dışına çıkılarak davalı-karşılık davacı tanığı D… T…’ın dinlenmesi doğru değildir. Bu nedenle adı geçen tanığın beyanı hükme esas alınmamıştır.

Yapılan soruşturma ve toplanan delilerden; davalı-karşılık davacının eşine şiddet uygulamasına ve güven sarsıcı davranışlarda bulunmasına karşılık davacı-karşılık davalı kadının da, davadan sonra olsa da, güven sarsıcı davranışlar sergilediği, bu suretle Türk Medeni Kanununun 185/3. maddesindeki sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği anlaşılmaktadır Kadının bu haksız tutumu karşısında davalı-karşılık davacı için boşanma davası açma hakkı doğmuştur. Gerçekleşen bu olaylara göre, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda davalı-karşılık davacı kocanın daha ziyade, kadının ise kocaya oranla daha az kusurlu bulunduğu, kadının, kocanın davasına karşı çıkmasının hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup, evlilik birliğinin devamında karşılık davalı kadın bakımından korunmaya değer bir yarar kalmadığı anlaşılmaktadır. Evlilik birliği temelinden sarsılmış olup, iki taraf için de devamı beklenemez. Bu itibarla, davalı-karşılık davalı kocanın boşanma davasının da kabulü gerekirken yetersiz gerekçe ile reddi doğru bulunmamıştır…)

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle H.U.M.K.nun 2494 sayılı Yasa ile değişik 438/II.fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, karşılıklı boşanma istemlerine ilişkindir.

Davacı-karşılık davalı Visal I. vekili; müvekkili ile 1994 yılında evlenen davalının alkol alışkanlığının her geçen gün artması, maddi ve manevi tüm ilgisini ilk eşi ile onunla birlikte yaşayan kız çocuğuna hasretmesinin yanı sıra müvekkiline şiddet uygulaması nedeniyle evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını ve tarafların 2004 yılı Ağustos ayından itibaren ayrı yaşadıklarını ileri sürerek boşanmaya karar verilmesini talep etmiş ve davalıdan maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

Davalı-karşılık davacı M… T… I. vekili; evlilik birliğinin çekilmez hale gelmesinde davacının geçirdiği jinekolojik ameliyat sonucu girdiği erken menopozun ağırlaştırdığı psikolojik problemlerin etken olduğunu, küçük meseleleri büyüten davacının gereksiz harcamalar yaptığını ve en sonunda müvekkilini darp ederek evden kovduğunu savunarak, haksız ve dayanaksız boşanma davasının reddi ile karşılık boşanma davalarının kabulüne, evlilik birliği içinde edinilmiş malların paylaşımına karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemenin; davalı-karşılık davacı kocanın evlilik birliğinin sarsılmasına sebep olan olaylarda kusurlu olduğunu benimsemek suretiyle, “davacı kadın tarafından açılan boşanma davası ve fer’ilerinin kabulüne, davalı koca tarafından açılan boşanma davasının reddine” dair verdiği ilk karar; Özel Daire’ce, “davalı-karşılık davacı koca tanığı Y… K…’nin, davacı-karşılık davalı kadının başka bir erkekle yaşadığı yönündeki beyanının diğer tanık beyanları ve delillerle birlikte tartışılarak inandırıcı bulunup bulunmadığına dair bir gerekçeye yer verilmesi gereğine” işaretle bozulmuştur.

Yerel Mahkemece bozma ilamına uyularak, “tarafların 2004 yılı Ağustos ayından itibaren ayrı yaşamaya başladıkları, tanık Y… K…’nin davacı kadının başka bir erkekle yaşadığına dair beyanının ise dava tarihinden sonraki bir olguya ilişkin bulunduğu, o nedenle anılan tanık beyanı esas alınarak kadının kusurlu olduğuna hükmedilemeyeceği, üstelik bozma ilamına kadar koca tarafından eşinin sadakatsizliğinin ileri sürülmediği” gerekçesiyle ve kocanın kusuru benimsenmek suretiyle, “kadın tarafından açılan boşanma davası ve fer’ilerinin kabulüne, koca tarafından açılan boşanma davasının reddine” karar verilmiş ve bu ikinci karar da Özel Daire’ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; Mahkemece direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını temyize davalı-k.davacı vekili getirmiştir.

Görüldüğü üzere; evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda davalı-karşılık davacı erkeğin kusurlu bulunduğu Yerel Mahkeme ve Özel Daire’nin kabulündedir. Yargılama sırasında dinlenen tanık beyanıyla beliren, davacı-karşılık davalı kadının güven sarsıcı davranışta bulunduğu olgusunun, dava tarihinden sonra geliştiği konusu da çekişme dışıdır.

Uyuşmazlık; dava tarihinden sonra meydana gelen maddi ve hukuki olguların mahkemece değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve buna bağlı olarak hükme esas alınıp alınamayacağı noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümü; somut olayda olduğu gibi, boşanma davasının açılmasından sonra gerçekleşen maddi olguya ilişkin olarak delil ibraz edilip edilemeyeceği ve davadan sonra ortaya çıkan olguya dair böyle bir delilin değerlendirilmesinin gerekip gerekmediği sorularına doğru cevabın verilmesiyle mümkündür.

Bu soruların cevaplanabilmesi ise, hukuk yargılamasında uygulanan genel usul hükümlerinden gidilerek, davanın açılmasının usul hukuku bakımından meydana getirdiği sonuçların irdelenmesini gerekli kılmaktadır.

1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 179/1. maddesi uyarınca davacı, davanın dayanağı olan bütün vakıaları sıra numarası altında ve açık özetleriyle birlikte dava dilekçesine yazmalıdır. Bunlar, dava dilekçesindeki talep sonucunun dayanağı olan ve bu talep sonucunu haklı göstermeye yarayan vakıalardır. Davacının dava dilekçesinde bildirdiği vakıaların doğru olduğu yargılama sırasında ispat edilirse ve bu vakıalar davacıyı haklı gösteriyorsa, dava kabul edilerek davacı lehine hükme bağlanır.

Dava dilekçesinde ileri sürülmemiş olan vakıalar, davadan sonra kendiliğinden incelenemeyeceği gibi, hakim onları hatırlatacak hallerde dahi bulunamaz (H.U.M.K m75).

O halde, sadece dava dilekçesinde bildirilmiş olan vakıalar davanın sınırını çizmekte ve mahkemece ancak, bu vakıalar hakkında inceleme ve değerlendirme yapılabilmektedir.

İşte bu nedenledir ki, her dava açıldığı tarihteki fiili ve hukuki duruma göre karara bağlanır. Bir başka ifadeyle hüküm, uyuşmazlığın başlangıcından dava açılan güne kadar gerçekleşmiş olayları kapsar.

Aksinin kabulü; davacının dayandığı olguların, dolayısıyla elde etmek istediği nihai talebin dışına çıkılması sonucunu doğuracağı gibi; temyiz ve karar düzeltme süreçleri de dâhil, yargılamanın hangi aşamasına kadar gerçekleşecek hukuki ve fiili olguların nazara alınması gerektiği sorununu ortaya çıkaracaktır.

Nitekim 28.11.1956 tarih ve 15/15 sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararı’nda, “her davada açıldığı tarihte tespit edilen vaziyet hükme ittihaz olunması iktiza eylemesine…” gerekçesine yer verilerek, davanın açılmasına kadar gerçekleşen hukuki ve maddi vakıalara göre sonuçlandırılması gerektiği benimsenmiştir.

Bu genel açıklamalardan sonra; uyuşmazlığın üzerinde toplandığı yön itibariyle, boşanmada yargılama usulüne dair yasal düzenlemenin ayrıca irdelenmesi gerekmektedir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 184. maddesinde “Boşanmada yargılama usulü” ayrıca düzenlenmiş; anılan maddenin ilk fıkrasında “Boşanmada yargılama, aşağıdaki kurallar saklı kalmak üzere Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa tabidir” hükmüne yer verilerek, maddede sayılan istisnalar dışında, boşanma davalarının genel yargılama usulüne tabi olduğu belirtilmiştir.

Boşanma davalarında genel yargılama usulünün uygulanmayacağı istisnalar, Medeni Kanunun 184. maddesinin birinci fıkrasında; “1.Hakim, boşanma veya ayrılık davasının dayandığı olguların varlığına vicdanen kanaat getirmedikçe, bunları ispatlanmış sayamaz.

2.Hakim, bu olgular hakkında gerek re’sen, gerek istem üzerine taraflara yemin öneremez.

3.Tarafların bu konudaki her türlü ikrarları hakimi bağlamaz.

4.Hakim, kanıtları serbestçe takdir eder.

5.Boşanma veya ayrılığın fer’i sonuçlarına ilişkin anlaşmalar, hakim tarafından onaylanmadıkça geçerli olmaz.

6.Hakim, taraflardan birinin istemi üzerine duruşmanın gizli yapılmasına karar verebilir.” Şeklinde sıralanmıştır.

Görüldüğü üzere, boşanmada genel yargılama usulünün uygulanmasına ayrık olan kurallar ve uygulanması gereken özel usuller, Türk Medeni Kanunu’nun 184. maddesinde sınırlı olarak belirtilmiş olmasına karşın; bu sınırlamalar ve istisnalar içinde, davadan sonra ortaya çıkan fiili ve hukuki olguların değerlendirmede esas alınacağına dair özel bir düzenlemeye yer verilmemiştir.

Şu hale göre; her dava ve bu bağlamda -eldeki davada olduğu gibi- boşanma davaları, açıldığı tarihteki hukuki ve maddi olgulara göre sonuçlandırılmalıdır. Öyle ki, bu husus vazgeçilmez temel bir hukuk kuralıdır.

Somut olayda; yargılama sırasında bilgi ve görgüsüne başvurulan tanık Y… K…, “davacı kadının başka bir erkekle yaşadığı” olgusunun, 18.01.2005 tarihinde açılan davadan sonra gerçekleştiğini “şu anda” sözcükleriyle ifade etmiştir. Esasen tanık beyanında, söz konusu yeni olgunun dava tarihinden sonrası kastedilerek aktarıldığı hususu, Özel Dairece ve Yerel Mahkemenin kabulünde olup, çekişme dışıdır.

Dava dilekçesinde, davanın açıldığı tarihe kadar davacı kadının güven sarsıcı davranışlar sergilediğini gösterir bir olayın varlığı da ileri sürülmemiştir. Bu itibarla, dava tarihinden sonra üstelik salt tanık beyanıyla beliren maddi bir olgunun değerlendirilmesi ve hükme esas alınması olanaklı değildir.

Bozma ilamında sözü edilen, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 185. maddesinin 3. fıkrası uyarınca eşlerin birbirine karşı sadakat yükümlülüğünün ihlali olgusunun, ancak boşanma davasından önce gerçekleşmesi halinde ve buna davada dayanılması durumunda hükme esas teşkil edebileceği kuşkusuzdur. Dava tarihinden sonra sadakat yükümlülüğünün ihlali halinde ise, az yukarıda açıklanan ilkeler gereği, bu yeni olgunun, yeni bir davanın konusunu teşkil edeceği, her türlü duraksamadan uzaktır.

Hal böyle olunca; Yerel Mahkemenin, her davanın açıldığı tarihteki hukuki ve maddi olgulara göre sonuçlandırılması gerektiği ilkesi benimsenerek, davadan sonra tanık beyanıyla beliren olgunun kadının kusurunun belirlenmesinde değerlendirilemeyeceği, dolayısıyla hükme esas alınamayacağı yönündeki direnme kararı usul ve yasaya uygun olup, yerindedir.

Ne var ki; davalı-karşılık davacı vekilinin diğer temyiz itirazları Özel Dairece incelenmediğinden, dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

S O N U Ç : Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme kararı uygun olup, davalı-karşılık davacı

vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 2.HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 16.06.2010 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

Yerel Mahkeme kararını onayan Hukuk Genel Kurulu Kararı çoğunluk görüşü ile, Özel Daire doğrultusunda oy kullanan azınlık görüşü arasındaki uyuşmazlık; davalı-karşılık davacı kocasının eşine şiddet uyguladığı ve güven sarsıcı davranışlarda bulunduğu sabit olmakla birlikte; davacı karşılık-davalı kadının, dava açılmasından sonra da olsa güven sarsıcı davranışlar sergilemesinin, davalı karşılık davacı kocaya boşanma davası açma hakkını verip vermeyeceği; buna göre davalı- karşılık davalı kocanın boşanma davasının da kabulüne karar verilmesinin gerekip gerekmeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Başka bir anlatımla, boşanma davaları açıldığı tarihteki maddi olgulara göre mi çözülür? Yoksa dava devamında oluşacak yeni maddi vekalar anılan dava içerisinde karşı dava ya da o dava içerisinde dikkate alınarak mı çözülür?

Boşanma hukuku, aile hukuku sistematiği, aile hukuku da medeni hukuk sistematiği içerisinde yer alır.

Medeni usulun amacı gerçeğe ulaşmaktır. Medeni hukuk kişilerin birbirleriyle özel yaşam ilişkilerinin, hukuki ilişkilerini hakların öğelerini saptar. Medeni usul hukuku ise maddi hukuka aykırılık halinde, hukuki himayenin nasıl sağlayacağını gösteren kurallar bütünüdür. Başka bir anlatımla Medeni Hukuk, maddi hukuk olarak hukuki himayenin haklılığının unsurlarını Medeni Usul Hukuku hukuki himayenin sağlanmasının koşullarını içerir. O halde her iki hukuk alanı bağımsızdır. Amaç ve düşünceleri ayrıdır. Buna bağlı olarak hukuki işlem ile usuli işlem kavramları farklıdır. Anayasanın m.2 de belirtilen “sosyal devlet” ilkesi gözönünde tutulduğunda usul kurallarının “gerçeğe ulaşma” yolunda özellikle ekonomik açıdan ağır şartlara bağlı tutulmamasını gerektirmektedir. (Bakz. Alangoya, Yavuz/Yıldırım, M.Kamil/Deren-Yıldırım, Nevhis; Medeni Usul Hukuku Esasları, B.4, İstanbul 2004, sh 31).

Aile Hukuku ile ilgili hükümler düzenlenirken, ailenin menfaati yanında, toplum menfaati de gözönünde tutulur. Toplum menfaatinin korunması ise, ancak devletin müdahalesi ile emredici kurallarla düzenlenir. ( Öztan, Bilge: Aile Hukuku, B.5, Ankara 2005, sh 5).

Hukuk Usuli Muhakemeleri Kanununun m.185/ II, 77 hükümleri ve “usul ekonomisi” kavramları usul hukuku açısından dava devam ederken oluşan yeni olayların hükme konu olabileceğinin teknik enstrumanlarıdır.

Aynı uyuşmazlık içerisinde yeni bir vaka olarak getirilen bir olay o temel uyuşmazlık içerisinde görülebilmesi usul ekenomisi ile uyumludur. Yeni olay yeni dava düşüncesi davaları çoğalttığı gibi az yukarıda ifade edilen aile hukukunun temel prensipleri ve medeni usul esasları ile örtüşmemektedir.

Boşanma davası açıldıktan sonra eşlerin davranış ve yaşam biçimlerinin sınırları sosyolojik ve aile hukuku açısından tartışılarak temel uyuşmazlık içerisinde çözülmesi gerekirken, usul kavramları şablonu içerisinde, davanın sonuçlandırılmasına, tarafların haklı olup olmadığı tartışmasına girmeden teknik olarak katılamıyorum.

Dava ve karşılık dava, Türk Medeni Kanununun 166/1.maddesinde yer alan “evlilik birliğinin temelinden sarsılması” sebebine dayalı boşanma isteklerine ilişkindir.

Mahalli mahkemece; davacı/mütekabil davalı kadının, bir başka erkekle yaşadığına ilişkin tanık beyanı dava tarihinden sonraya ait olması nedeniyle dikkate alınmamış, davalı/mütekabil davacı koca “tam kusurlu” kabul edilerek; kadının davasının kabulüne tarafların Türk Medeni Kanununun 166/1. maddesi gereğince boşanmalarına, davalı tarafından açılan mütekabil boşanma davasının reddine, davacı/mütekabil davalı (kadın) yararına maddi ve manevi tazminata hükmolunmasına karar verilmiş, davalı/mütekabil davacının temyizi üzerine hüküm; Yüksek Dairece bozulmuştur Yüksek Daire; “… dava tarihinden sonra da olsa, kadının Türk Medeni Kanununun 185/3. maddesinde yer alan sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışının dikkate alınması gerektiğini, bu davranışı nedeniyle kadının da kusurlu olduğunu, buna bağlı olarak kocanın boşanma davasının da kabulüne karar verilmesi gerektiğini..” belirterek hükmü bozmuş, yerel mahkeme ise önceki kararında direnmiştir.

Mahalli mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık; davalı/mütekabil davacı kocanın eşine fiziki şiddet uyguladığı, hakaret ettiği ve güven sarsıcı davranışlarda bulunduğu sabit olmakla birlikte, davacı/karşılık davalı kadının; boşanma davasının açılmasından sonra bir başka erkekle ilişkide bulunmasının, onu kusurlu kabul etmek için dikkate alınıp alınayacağı ve buna bağlı olarak koca bakımından da evlilik birliğinin müşterek hayatı sürdürmesi kendisinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılıp sarsılmadığı ve kocanın boşanma davasının da kabulüne karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında düğümlenmektedir.

Her şeyden önce şu husus belirtilmelidir.

Mücerret dava tarihindeki vaziyetin hükme esas alınması gerektiğine ilişkin tahdidi ve genel prensip şeklindeki bir hüküm, ne Türk Medeni Kanununun “boşanmada yargılama usulünü” düzenleyen 184. maddesinde, ne de Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda yer almamıştır. Bu görüşe 28.11.1956 tarihli 15/15 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde değinilmiştir. Sözü edilen içtihadı birleştirme kararı; “nafakanın artırılması ve eksiltilmesine ilişkin istemlerin kabulünde, artırma veya eksiltmeye dava tarihinden geçerli olmak üzere karar verileceğine” ilişkindir. Gerekçesinde bu görüşe yer verilmesinin doğuracağı sakıncalar görülmüş olmalı ki, bir kısım üyeler gerekçede bu görüşe yer verilmesine ve bu görüşün her dava için geçerli genel prensip olarak kabulüne o tarihte muhalefet şerhi koymuşlardır. İçtihadı birleştirme kararları, kural olarak konularıyla sınırlı, gerekçeleriyle aydınlatıcı ve sonuçları bakımından da bağlayıcıdır. Nafaka davalarına ilişkin bir içtihadı birleştirme kararının gerekçesine yer alan bir görüşü, istisnasız her dava için geçerli genel prensip olarak kabul etmek olanağı yoktur.

İkinci olarak; Türk Medeni Kanununun 184.maddesinin 4.bendi; boşanma davalarında hakime, kanıtları serbestçe takdir etme hakkı tanımış ve hakimin vicdani kanaatine önem vermiştir. Hakim, hükme yeterli delil varken kabule şayan bir gerekçe göstermeden o delilleri kabulden imtina edemez. Eşlerden biri tarafından Türk Medeni Kanununun 166/1.maddesine dayanılarak açılmış olan boşanma davasında, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizliğin mevcut ve sabit olduğunu belirlediği takdirde hakim, boşanma kararı verir. Deliller buna yeterli değilse davayı reddeder. Mücerret dava tarihindeki vaziyetin hükme esas ittihaz olunmasına ilişkin görüşe bu davalarda sıkı biçimde bağlı kalınması, hakimin “delilleri serbestçe takdir etme” hakkını sınırlandıracağı gibi, boşanmanın sonuçları düzenlenirken de hakkaniyete ve hukuka aykırı sonuçların doğmasına yol açar. Çünkü bu ilkeye bağlı kalındığı takdirde, boşanma davasının açılmasından sonra; aleyhine boşanma davası açılmış olan eş, birliği temelinden sarsıcı nitelikte sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışı ortaya çıkmış olsa bile, bu eylem, o eşin “kusuru” olarak kabul edilmeyecek, diğer eşin kusuru nedeniyle boşanma kararı verilmiş olacak ve istekte bulunulmuş ise, “davadan sonra bir başkasıyla yaşayan tarafa” tazminat ve yoksulluk nafakası da verilmiş olacaktır. Bunun ise hukuka ve hakkaniyete uygun düştüğünü söyleme olanağı yoktur. Diğerinin kusuru nedeniyle boşanma kararı verilmiş olduğu için, davadan sonra ortaya çıkan “birliği temelinden sarsıcı nitelikteki” bu olayın, yeni bir boşanma davasına vücut vereceği de söylenemez. O nedenle, “dava tarihindeki vaziyetin hükme esas ittihaz olunması” gerektiğine ilişkin prensibin, somut olayın özelliği gözetilmeksizin istisnasız boşanma davalarında peşinen kabulünün doğru bir yaklaşım olmadığı kanısındayım. Kaldı ki, boşanma davasının açılmasından sonra da dava süresince eşlerin Türk Medeni Kanununun 185/3. maddesindeki sadakat yükümlülüğüne uygun davranmaları yasal ve ahlaki bir zorunluluktur. Boşanma davası açılmış olması, aleyhine dava açılmış olan eşe, dava henüz sonuca bağlanmadan bu yükümlülüğe aykırı davranma hakkı vermez. Aykırı davranış, sonucuna da katlanmayı gerektirir. Nitekim; Yüce H.G.K.; 6.12.2006 günlü 2006/2-778 sayılı ve 26.11.2008 günlü 2008/2-698 -711 sayılı kararlarında “..boşanma davasının açılmasından sonra gerçekleşen bir kısım olayların, somut olayın özelliğine göre dava sonucunu etkileyebileceğine, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 185/3.maddesinde yer alan sadakat yükümlülüğünün de boşanma kararı verilip kesinleşinceye kadar devam edeceğine..” karar vermiş ve boşanma davasının açılmasından sonra kadının sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışını dikkate alan, bu sebeple kadını kusurlu kabul eden Özel Daire’nin bozma kararını benimseyerek direnme kararını bozmuştur. Bu davada, Yüce Gene Kurulun sözü edilen bu kararlarında ortaya koymuş olduğu görüşten ayrılmayı gerektiren bir olgu ve özellik bulunmamaktadır.